HAYATI SAVUNMAK

A. Haydar Kaytan

Ünlü bir düşünür, "Eğer ölümün ruhunu gerçekten kavrayabilmek istiyorsanız, kalbinizi tam anlamıyla hayatın gövdesine açın" diyor. ‘Kalbini hayatın gövdesine açmak’ demek, hayatı kendi kalbine sığdırmaya çalışmak demektir. Hayatla bu tarz ilişkinin bir aşk ilişkisi olduğunu belirtmek yanlış olmasa gerekir. Her gerçek aşkın özü aşkla bağlı olunana ‘hizmet etmek’ olduğuna göre, hayatla kurulan ölümsüz sevda bağı onu güzelleştirme ve aynı anlama gelmek üzere çirkinliklerden arındırma eylemine yöneltmek durumundadır. Bu eylem temelinde içi özgürlükle doldurulduğu ve böylece özgürlük hayatın özü haline getirildiği zaman, tam da o zaman hayat çirkinliklerden arındırılmış olur. Sarsılmaz bir umut ve inançla bu tür bir eyleme girişmeden hayata yapılmış aşk ilanının hiçbir değeri yoktur. “Aşkın yüzü daima özgürlüğün zafer kazanan savaşına dönüktür.”

Kuşkusuz aşk öncelikle bir keşif eylemidir; aşk eylemine konu olanın öznelliğini tanımak, onun anlam bütünlüğüne en yüksek saygıyı göstermek, bu temelde kendisini derinliğine kavramaya çalışmaktır. Ayrılık, çoğunlukla ayrı kaldığımız varlığı tanımamanın ürünüdür. Yüksek bir ilgiyle başlayan bu tanıma çabası aşkın da başlangıcıdır. Yeni bir özelliğini keşfetmemizi sağlayan her başarılı adım, aramızdaki ayrılıkları ortadan kaldırıp bizi sevdiğimizle biraz daha birleştirir. Öyleyse aşk kesintisiz sürdürülmesi gereken zorlu bir keşif yürüyüşüdür; hedefi ise ‘sevilen’le bir olmak, gerektiğinde onun içinde erimek, eriyerek kendini bir üst düzeyde bu birlikte yeniden var etmektir.

Şöyle de söylenebilir: Aşk erişilmesi oldukça zor bir hedefe kenetlenmiş tek yanlı bir yürüyüş gibi görünse de, yaratıcı bir eylem olarak etkisi iki yönlüdür. Hedefe doğru ilerleyen, farkında olmasa da, gerçekte kendi insani özüne doğru yürümektedir. O aştığı her bir engelde kendi özünü gerçekleştirir. Yürüyüşün doğrultusunu tayin edenle birlik olmak, eyleme son noktayı koymak anlamına gelmese de, bir bakıma kendisi olmayı başarmakla özdeştir. Ayrılık halinin son bulmasıyla özdeş olan kendisi olmak, bunun çok daha ötesine geçip birlik olmak istenileni de kendisi yapmıştır. Yürüyüşün görkemi ve eşsiz güzelliği buradadır. Sevdiğimiz bizi biz yapar; biz sevgimizle sevdiğimizi kendisi kılarız. Sevilenin eşsiz varlığına en yüksek düzeyde saygı böyle pratikleşir; aşk bu biçimde saygınlık kazanır. Birlik bu temelde zengin iki ayrı dünyanın birliği halini alır. Özcesi aşk özsel olarak var etmek ve var ederek var olmaktır. Bu anlamdadır ki, “Aşk en yaman savaştıran gerçeğimizdir.”

Peki, hayatın bu soylu gerçekleşmesinde ölümü nereye koymalıyız? Hayata bu denli tutkuyla yaklaşan, eksikliğinin bilincinde olarak kendini tamamlamanın hayatın gerçek özüyle buluşmaktan geçtiğini bilen ve bunun coşku dolu eylemi içinde olan kadınlar ve erkekler için ölüm ne anlama gelir? Ölümden korkmak ne kadar doğrudur?

Hayatın asla paha biçilmez değerini biyolojik bir varlık olarak insanın canlılık durumunun devamlılığıyla ölçenler için en değerli hayat, en uzun süreye yayılmış hayattır. Canlılık hali son bulduğunda, onlar için gidilecek yer mezar çukurluğudur. Bu nedenle yaşları ilerlediğinde, birçok insan üzüntüyle bir ayağının çukurda olduğunu söyler. Bu da bize egemenler dünyasında hayatın değerinin ‘çukura girmeme’ye indirgendiğini anlatır. Hayatın anlamını yitirmesi denilen şey de herhalde bu olsa gerekir. İnsanlardaki ölüm korkusunun kaynağı belki de hayatın bu anlam yitiminde gizlidir. Hayat bilinemeyince doğal olarak ölüm de bilinemez ve insan için bilinmez olan şeyler daima korku üretir. Korku özellikle bu tür insanlarda korktuğunu tanıma arzusuna ket vurur. Hayat ırmağının delicesine akışından bihaber olanlar ölümden yalnızca korkarlar ve korktuklarını anlamaya yanaşmazlar.

Gencecik yaşta aramızdan ayrılan ‘ana toprakların gelini’ kızlarımız ve onların erkek mücadele arkadaşları için, hayat kadar ölüm de ortalama insanın algıladığından çok daha farklı bir anlam taşır. Her şeyden önce onlar için en değerli hayat, rakamların dilini dışlayan bir hayattır. Onların birbirleri için diledikleri uzun bir ömür değil, anlam yüklenmiş ve özgürlüğü fethetmiş bir hayattır. Onlar için hayatın değeri, bağrına sığdırdığı büyük anlam ve duygu gücüyle ölçülür. Sırları çözülmüşse, o zaman hayatın tanınması da başarılmıştır ve anlam gücüne ulaşmak da zaten budur. Bu bir an kadar kısa bir zaman dilimine sığdırılan bir hayat bile olsa kesinlikle dopdolu yaşanmıştır ve en değerlisidir. Ölüm onlar için hayatın sırlarını çözmeleri karşılığında ödenmesi gerekli ve sevinçle ödedikleri bir bedeldir. Bunun içindir ki, onlar, “Biz hayatı uğrunda ölecek kadar çok seviyoruz” derler.

Roza, Delila, Avesta, Rohat ve ötekiler, toplam on bir hayat dolu genç kız ve delikanlı, on bir dağ parçası yoldaşımız, can almayı meslek edinmiş güçler tarafından alçakça katledildi. Onlar ölümsüz aşk yolunun işçileriydi ve ortak sevdaları olan ana toprakların kalbine doğru yol alıyorlardı. Bu, ortaçağda örneklerini gördüğümüz, bugünün uçaklarla gerçekleşen yolculuklarına benzemeyen ve ıssız çölleri aşmayı zorunlu kılan bir müminin hac yolculuğu kadar kutsal bir yürüyüştü. Anlamlı mesel de işte bu dönemi anlatır: Topal karıncaya nereye gittiğini sormuşlar, o da hac yolunda olduğunu belirtmiş. “Bu topal ayakla mı? Sen haccı çok zor görürsün” alaycı tepkisiyle karşılaşan karınca, “Belki hac yerine ulaşamam. Ancak bu kutsal yolda ölmek de değerlidir” diye karşılık vermiş. Özgürlük tohumları biçiminde ana toprakların bağrına gömülen on bir nadide dağ çiçeği de bu soylu yolculuğu tamamlayamadan can verdiler. Ne var ki onlar hangi yolun yolcusu olduklarının farkındaydı ve bunu yeterli görüyorlardı.

Yol ve yolcu ilişkisinde belirleyici olan yoldur. Önemli olan ışık tutup yürünecek yolu netleştirmektir. En ürkütücü durum doğru yoldan habersiz yaşamaktır. Kutsal her yolun kritik her noktasını bir Deli Dumrul çetesi tutabilir; sevgiliye giden yolda hemen her zaman ölüm kokan bir fesatçı Beko vardır. Bunlar bazı yolculukların yarım kalmasına neden olabilirler. Ancak yolu ortadan kaldıramazlar. İsteseler de buna güçleri yetmez. Bir Zin ve Mem düşer, yerini binlerce yeni Zin ve Mem’e bırakır. On birler on binleşerek aşk yolunun kutsal yolculuğuna, ana toprakların kalbine doğru yürüyüşlerine devam ederler. Doğal olan budur. Çünkü aslolan ölüm değil hayattır; hayat ölümün değil, ölüm hayatın bir gerçeğidir.

On birler hayatın kendisidir. Hayatı savunmak gerekir.

AKIŞ SEVİNCİ

 

Her arayış hakikat sevgili

Cümle kavuşmalar yalan

Var olmak zamana karşı yarış ya da bitimsiz bir koşu

Sürekli uzaklarla anılan o ezeli yolcunun ardından

Bildim, sevinç çiğnediğim yolda bir yakınlık duygusu yalnızca

Veya bir yakın temas umudu ve belki de hepsi bu

Tuz dökmekmiş yaraya, buymuş diyorlar serencam, ne gam

Sana yürüyorum işte, durmak sensizliğin çıldırtan boşluğu

Yürüten sensin, kudretine şükürler olsun

 

Kavuşmak ilminde uzay çağının

Sadece bölünmüş bir düştür bize vuslat

Tekmil yollar izsiz ve ıssız bir çöle çıksa bile

Hala ayrılıktayız ha, vay be, bu ne muamma diyen kim

Bengisu sensin ve ben seni arıyorum

Her adımım bir nebze daha götürüyorsa beni buradan uzağa

Varsın her saniyesi akan zamanın

Ruhumu acılar tufanına salsın

 

Bildik hiçbir mekânda yoksun, gerçek, ancak sensizlik de yok

Kokladığım her çiçeğe sinmiş bu mest eden rayiha

Senin kokun, yaşam soluğu yani, işte yaşama sevinci bu

Demek ki sen varsın, öyle ya, sana yürüyorum zira

Her anı bir buluşmadır bu koşunun ve durmak tanıdık yegâne korku

Şükrediyorum sana, hala yürünmemiş yola ve ayaklarıma

Benimki cevabı ummanda saklı bir akarsu sorusu

Yeter, bana tek bu akışın sevinci kalsın

 

Senden bana yol kesen bir uçurum dehşeti değil ayrılık

Bir mecra ve kaynak ilişkisi, yani mecnun işi çılgın bir macera

Tümüyle kaynak aslında, kendisi olan ve kaçan kendindeki uzağa

Sonsuzluğa sessiz bir çağrı, tetiğe işmar eden hedef

Duyduğum en zalim ilenç, sevgilinin dilindeki acı beddua:

Menzili kısa!

Sakın durma diyorum, yürü ve kulaç at tekmil ufuklara

Dizlerime hükmeder denli soluğum mevcutsa hala

Bütün uzaklıklar beni bulsun

 

Şikâyetim yok, dur dediğim duyulmayacak asla

Dilim damağıma yapışsın beni bekle dediğim an

Karanlığı kuşansın evren o zaman ve bitsin bütün rüya

Ben, yolların Medinesiz hicrete hükümlü göçmen çocuğu

Tek essin şu badısaba, engel olma, bu bir rica yalnızca

Taşısın benden yana sendeki hayat soluğunu

Mor menevşe kokusu katran karası saçlarının

Ciğerlerime dolsun

 

Belanı arıyorsun diyorlar bana, seni böyle anlatıyorlar, anlıyorum

Yani seninle sırdaş bir baş taşıyorum gövdemin üstünde

Bazen hepten sen oluyorum, bu kesin, tümden bela kesiliyorum yani

Ve dinmesin bir daha asla serdeki bu fırtına diyorum

Kestiğinde muhabbeti tin ve ten, darılıp birbirine küstüğünde

Narin bir kelebektedir ruhum, sende kanat çırpmadadır 

Cansız gövdemle düşteyim, haydi moladayım diyeyim, seni soluyorum

Yere kapanmış bedenim birlik diliyor toprakla artık, sevinsin fukara

 

Bırak aslına dönüp rahat bir nefes alsın

 

Not: Bu şiiri Delila şahsında on birler’in anısına adıyorum. Uygun görürseniz yayınlarsınız.

Saygılarımla!

 

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com